
Buğra akın

Pandemi sonrası, hayatımızın tam olarak ellerimizde olmadığını daha iyi idrak ettiğimiz bir döneme girdik. Sağduyumuz bizi çelişkili bir bilinç haline yönlendirdi. Toplum hakkındaki düşüncelerimiz ve öngörülerimiz çoğu zaman bulanıklaşıp griye döndü; yargılarımızın “bizim yargılarımız” olduğundan bile şüphe eder olduk.
İşte tam olarak bu durumu açıklayan, Türkiye’ye 1970’li yıllarda sol akımlarla ulaşmış ve devrimci kişiliklerce dile getirilmiş Gramsci’nin hegemonya kavramını irdeleyeceğiz.
Hukuksuzluk olduğu için protesto hakkını kullanan sıradan vatandaşın üzerine yürüyen polis memuru, copu size indirirken “Görevimi yapıyorum” diyorsa; seçim sandığından çıkan oylara halkın güveni kalmadıysa; kamu görevlileri usulsüzlükten bahsederken onlara “Somut kanıt göster, orada mıydın, işin iç yüzünü bilemezsin” denilerek suskunluk dayatılıyorsa; tüm bunlar toplumun inancına ağır yaralar açar.
Medya ekranlardan aynı yalanı 24 saat pompalarken, eğitim sistemi çocuklarınıza “Bu sistem böyle işler, alternatif yok” diye beyin yıkarken siz susuyorsunuz. Hatta daha kötüsü; “Yapacak bir şey yok” deyip omuz silkerek bu suça ortak oluyorsunuz.
Antonio Gramsci, toplumların bu tür bir yozlaşma yaşayacağını yıllar öncesinden tahmin etmişti. İtalyan Komünist Partisi’nin kurucularından biri olan Gramsci, faşist rejim tarafından 11 yıl hücrede çürütüldü. Ancak o hücrede yazdığı Hapishane Defterleri ile klasik Marksizm’in en büyük eksiğini gösterdi:
“Ekonomi ve devlet baskısı yetmez; egemen sınıf zihinleri de ele geçirir.”

Klasik Marksizmde egemen sınıfın gücü; devlet, ordu, polis ve ekonomik sömürü ile açıklanır. Gramsci bunu yetersiz buldu. Ona göre; “Diyalektik olarak hegemonya tahakkümle bir zıtlık içerisinde bulunsa bile, esasta zor ve rıza yan yanadır” (Dural, 2012).
Egemen sınıf ne yapar?
Hegemonya tam da burada kurulur. Egemen sınıf; kendi çıkarını “ortak çıkar”, kapitalizmi “doğal düzen”, yoksulluğu ise “kader” diye pazarlar. Siz de buna inanırsınız; çünkü medya “en iyi sistem bu” der, akademisyen “tarafsızlık ve konjonktür” diye zırvalar.
Gramsci’nin en vurucu kavramı Ortak Duyu (Common Sense)’dur. Egemen sınıf, kendi ideolojisini “doğal” hale getirir. Yolsuzluğu “dünyanın hali” diye kabul edersiniz. Gramsci’nin dediği gibi hegemonya; polisi ve RTÜK’ü arka planda tutup sivil toplumda rıza üretir. Medya size “Her şey yolunda, muhalifler vatan haini” diye yutturur; siz de “Doğru söylüyorlar” deyip zincirlerinizi öpersiniz.
Peki, bu kültürü kim yönetiyor? Organik Aydınlar. Gazeteciler, profesörler, influencer’lar… Bunlar egemen sınıfın maaşlı hizmetkarlarıdır. Size “muhalifmiş gibi” görünüp sistemi meşrulaştırırlar.
Gramsci’ye göre Batı’da sivil toplum güçlü olduğu için devrim zordur; çünkü sistemin “hendekleri” (medya, okullar) çok derindir. Doğu’da (Rusya gibi) sivil toplum zayıf olduğundan kriz anında devrim daha kolaydır. Türkiye ise her ikisinin tuhaf bir karışımı: Sivil toplum var ama tamamen egemenlerin kontrolünde. Medya, Diyanet, YÖK… Hepsi birer hegemonya aygıtı.
“Sistem, bir makine değil; her gün verdiğimiz rızayla beslenen bir alışkanlıktır. Kendi değerlerini ve karşı-kültürünü yaratamayanlar, egemenlerin kurduğu zindanlarda gardiyanlık yapmaya mahkumdur. Bu bir çağrı değil, bir durum tespitidir: Zincirlerini kırmayanlar, bir süre sonra o zincirlerin parıltısına aşık olurlar. Karşı-hegemonya bir seçenek değil, bir varoluş savaşıdır. Ya rızanızı geri çekersiniz ya da başkalarının hikayesinde bir dipnot olarak kalırsınız.”