
Buğra akın

Varoluşun Kirli Sonatı: Rozanov’un İskemlesinden Beckett’in Duvarına Ölüm
İnsan, öleceğini bilen tek canlı olmanın ağırlığını, tarih boyunca mitlerle, dinlerle ve felsefeyle hafifletmeye çalıştı. Ancak modernitenin getirdiği o çıplak gerçeklikte, tüm bu anlatılar geri çekildiğinde geriye tek bir şey kalıyor: Bakışın kendisi.
Rus yazar Vasili Rozanov’un o meşhur cümlesi, bu bakışın belki de en dingin halini tasvir eder:
"Bütün dinler gelir geçer, sonunda bir iskemleye oturup uzaklara bakmak kalır."
— Vasili Rozanov
Peki, o iskemlede otururken gördüğümüz şey sadece huzur mudur, yoksa yaklaşmakta olan bir hiçliğin soğuk nefesi mi?
Ölümden korkmak, Nâzım Hikmet’in de dediği gibi "ayıp" değil; aksine en insani refleksimiz. Ancak mevzu sadece yaşamın sona ermesi değil, "hiçlik" problemidir. Kadim dinler, insandaki o devasa boşluk duygusunu teskin etmek, "Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz?" sorusuna bir sığınak olmak için inşa edilmişlerdir.
Varlığın temel gayesi kendini muhafaza etmektir; çoğalmak, üretmek ve kalıcı olmak bu birincil koruma içgüdüsünden sonra gelir. Fakat ne yaparsak yapalım, ölüm orada, varlığın sınırında bir bekçi gibi durmaktadır. Heidegger’in belirttiği gibi, ölüm varlıkta bir "ürperti" yaratır. Bu ürperti, bilinmezlikle temas ettikçe yoğunlaşır ve varoluşun kalbine kazınan o köklü korkuya dönüşür.
Rozanov’un iskemlesi bir sükûnet davetidir. Hiçliğin dehşetini ufuk çizgisindeki bir akşam alacasına çevirir. Hayat, kaybedilmesi gurur incitici olan emsalsiz bir hazineye dönüşür bu bakış açısında. Ancak felsefi düzlemde bu sükûnet, çoğu zaman bir "konfor alanı" olarak kalır.
İşte tam bu noktada, o iskemleye Samuel Beckett’i oturtan Orhan Koçak’ın müdahalesi devreye girer. Beckett’in dünyasında ne o huzurlu ufuk ne de dingin bir iskemle vardır:
"Beckett orada olsaydı başını sallar ve şunları eklerdi: İskemle gevşemiş, gıcırdıyor. Gözlerim de iyi görmüyor zaten. Eh, ben kalkıp gideyim artık…"— Orhan Koçak, Defter, 1987

Beckett, varoluşun merkezindeki o dinmeyen "huzursuzluğa" işaret eder. Huzursuzluk, oturmaya değil, beyhude de olsa bir harekete kışkırtır insanı.
Rozanov’un temsil ettiği ölüm algısı, modern zihin için fazla "steril" ve idealize edilmiş bir sondur. Temiz döşeklerde, uzaklara bakarak, bilgece bir kabullenişle göçüp gitmek... Beckett bu "burjuva ölüm imgesini" yerle bir eder. Ölüm sadece bir bilinç kaybı değil, bedenin gaddarca çözülmesidir.
Oyun Sonu’ndaki o dehşet verici tirat, bizi metafizik korkudan fiziksel bir yıkıma indirir:
"Bir gün kör olacaksın... Bir gün, yoruldum, oturayım deyip bir kenara oturacaksın. Sonra, acıktım, diyeceksin, kalkıp yemek hazırlayayım. Ama ayağa kalkamayacaksın. (...) Açtığın zaman artık duvar olmayacak. Boşluğun sonsuzluğu çevreni saracak. Bütün çağların yeniden dirilen bütün ölüleri dolduramayacak o boşluğu."
— Samuel Beckett, Oyun Sonu
Beckett’in tasviri, ölümün sadece ruhsal bir geçiş değil, "kirli" bir dağılma olduğunu haykırır.
Belki de Beckett’in tarif ettiği o trajik sona çoktan ulaştık. Bugün ölüm; hastanelerin beyaz koridorlarında, ofislerin klimalı havasında, fabrikaların gürültüsünde ya da huzurevlerinin yalnızlığında gerçekleşen, yavaş ve sancılı bir süreç.
Ölüm, kapitalizm ve biyopolitika tarafından hiç olmadığı kadar siyasallaştırıldı. "Yaşam hakkını" savunurken aslında bir "sağlık endüstrisine" hapsedilen modern insan, Rozanov’un dingin iskemlesinden mahrum bırakıldı. Artık ölüme ayarlı hayatlar yaşıyoruz ve içimizdeki o boşluk duygusu ne dinle ne de seküler başarılarla dolabiliyor.
Sonsuz bir bozkırda savrulan çakıl taşları gibiyiz. Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Yaşam hakkını savunmak, ancak ölümün o kirli, acılı ve mekanikleşmiş halinden kaçıp, "ölüm hakkını" savunmakla mı mümkündür?
Sahi, bu gürültünün ortasında, ölüm nedir?